...
Başlık : Sessizliğin Hakimiyeti
Yazar : Seda Kırdar

              -Merhaba, ne alırsınız?
             - Bir parça tebessüm lütfen.

Andrey buz mavisi gözleriyle ifadesizce bana baktı. Bembeyaz teni ve omuzlarına dökülen yeni boyattığı çingene pembesi saçlarıyla başka bir gezegenden ışınlanmış gibi duruyordu. Kayıtsız bakışlarıyla karşılaşınca, ben de ciddileştim.

          -Bir fincan filtre kahve lütfen.
Kısık sesle Olga’ya döndüm.
          -Beni gerçekten sevmiyor.

Olga, kahve makinesinin durduğu tezgaha giden Andrey’in arkasından bakarak kıkırdadı.
          -En azından onu konuşturmayı başarıyorsun. Bazı günler öğlene kadar kimse gelmiyor ve biz bu ufacık yerde tek kelime etmeden oturuyoruz.

Andrey kahveyi masama bırakırken, yine tutamadım kendimi.
          -Saçlarını sevdim Andrey.
          -Teşekkür ederim. Ne yazıyorsun?
          -Bir hikaye. Belki de senin hikayeni yazıyorum.
İlk defa, suratında tebessüme benzeyen bir ifade belirdi.
           -Pembe saçlarımı da yaz o zaman.
           -Hikayem öyle başlıyor zaten.

Neredeyse her gün evimin yan sokağındaki bu kafeye uğruyordum ve yedi ay sonra bu yirmi yaşlarındaki donuk bakışlı çocukla iletişimimde ancak bu kadar mesafe kat edebilmiştim. Benim geldiğim topraklarda bir mekanın müdavimi olduğunuzda, hem yer ile hem de içindeki insanlarla bir ortaklık belirir aranızda. Ancak, bu coğrafyanın insanları farklıydı. Yine de gün aşırı bu kafeye gidip Olga ile sohbet etmek ve Andrey’i konuşturmaya çalışmak hoşuma gidiyordu.

Şubat ortasıydı ve bir gece önce sabaha kadar yağan kar, bütün şehri battaniye gibi sarmıştı. Sabah evden çıktım. Köşeyi döndüm ve kafenin kapandığını gördüm. Sokağa bakan camının üzerindeki dumanı tüten kahve resmi silinmiş, yerine “kiralık” anlamına gelen bir afiş asılmıştı. Canım sıkıldı. Bu kafe beni bir şekilde, bu şehre bağlayan yerlerden biriydi. Son gittiğimde kapanacaklarını da söylememişlerdi. Kendimi terk edilmiş gibi hissederek, işe gittim.

Üç Ay Sonra

Bütün kış kesintisiz yağan kar, yerini yağmura bırakmıştı. Karanlık gökyüzüne uyandığım bir Cumartesi sabahı, ayaklarımı sürüyerek mutfakta dolanıyor, uyumaktan şişmiş gözlerimi açmaya çalışıyordum. Bir kuş cıvıltısının, pencereme ulaştığını fark ettim. Cama yaklaşıp, bu havada neşeyle şakıyan kuşu gözlerimle aramaya başladım. Evimin önündeki ağaçlara bakarken, çingene pembesi saçlarıyla parkta oturan Andrey’i gördüm. Saçları daha da uzamıştı. Yanında altmış yaşlarında bir adam oturuyordu. İkisi de sakince oturuyor, bankın önündeki boş süs havuzuna bakıyorlardı. Sanki eski bir dostumu görmüş gibi sevindim. Hemen botlarımı ayağıma geçirip parka indim. Parkın girişinden içeriye doğru yürümeye başladım ve Andrey’in yanına yaklaştım.
      -Andrey merhaba! Ne yapıyorsun burada?
 Beni görünce şaşırdı. Gözlerini kocaman açtı.
     -Merhaba. Oturuyoruz. Sen ne yapıyorsun?
     -Yürüyüşe çıkmıştım. Kafe kapanmış. Bana hiç söylemediniz. Kiralık yazısını gördüm. Dükkân hala boş.
      -Biz de bilmiyorduk ki. Bir akşam kafenin sahibi aradı, “yarın sabah gelmeyin” dedi. Benim zaten üniversitede derslerim başlamıştı. Olga’da kuzeye, annesinin yanına döndü.

Yanındaki adam ilgiyle bize bakıyordu. Andrey adama baktı ve bana döndü.
      -Babam, yoruldu da dinlenmek için oturduk.

Adam Andrey’e hiç benzemiyordu. Oğlunun aksine, teninin rengi, saçları gibi koyuydu. Kalın kaşlarının altında siyah yuvarlak gözleri vardı. Babasına dönerek gülümsedim.
      -Merhaba, memnun oldum. Ben Andrey’in arkadaşıyım.

Cevap yok. İçimden, bu çocuğun neden böyle olduğu belli derken, Andrey araya girdi.
       -Babam sağır ve dilsiz. Annem de öyle. Ben yedi yaşıma kadar konuşmamışım. O zamanlar sınırda çok ufak bir köyde yaşıyorduk. Biz zaten aramızda işaret diliyle konuştuğumuz için, beni de yıllarca sağır ve dilsiz sanmışlar. Konuşmayı çok geç öğrendim.

Andrey bir çırpıda bunları söyledi ve itiraf eder gibi mahcup bir şekilde gülerek devam etti.
      -O yüzden insanlarla iletişimim hala pek iyi değil.

Babasına dönerek el işaretleriyle beni tanıtmaya başladı. Adam ilgiyle Andrey’e bakıp kafasını salladı. Oğlu anlattıkça gözlerinde bir ışık parladı ve içtenlikle gülümseyerek bana elini uzattı.

Ne söyleyeceğimi bilemedim. Hem utanmış hem de şaşırmıştım. Boğazımın kuruduğunu hissettim, adamla tokalaştım. Andrey’le biraz daha konuştuktan sonra ikisiyle de vedalaşıp yürümeye devam ettim

Hayat, kendisinden emin olduğumuzu sandığımız her an, bizi şaşırtmaya devam ediyor. Sessizliğin hakim olduğu bir dünyada büyümenin nasıl olabileceğini düşünerek yürümeye devam ettim. Eve girerken, kuşun sesini duydum yine ve etrafa bakındım. Göremesem de, hala cıvıldamaya devam ediyordu.

Sayfa : 13