...
Başlık : ÖMER
Yazar : Sami Aydoğan

     “Bu akşam ne yapıyorsun hocam?” “Bir şey yapmıyorum Ömer, gidip lokalde biraz otururum, birkaç gazete okurum, vakit ilerleyince de birkaç arkadaşla karşıdaki lokantaya kurulur akşam yemeğimizi yeriz. Sen ne yapıyorsun?” “Valla bir şey yapmıyorum, yemek saatine kadar gezerim, belki lokale uğrarım, biraz arkadaşlarla sohbet eder, sonra eve giderim.” “Benzer şeyler düşünüyormuşuz, zaten bu kasabada başka ne yapılabilir ki? İstersen bize katıl, sohbet ederek yeriz.” “Hocam beni beklerler, yemek saatinde bize gidelim, beraber yeriz, hem babamla da tanışırsın.” “Rahatsız etmeyeyim Ömer, siz afiyetle yiyin yemeğinizi, ben birkaç arkadaşla karşıda karnımı doyururum.” Yok hocam, ben kaç zamandır sizinle konuşmak, babamla da tanıştırmak istiyordum, biraz dolaştıktan sonra bize gideriz, kaybolma ortalıktan.” Ömer bakkala doğru yürüdü, ben de lokale.

     Okulları kapattık köylerde, ilçe eğitim müdürlüğünün yazısıyla merkeze geldik bütün stajyer öğretmenler. Bir haftalık bir seminer programı düzenlemiş il eğitim müdürlüğü, programın başına üç müfettişten oluşan bir kurul atamış, stajyerliği kalkması gereken öğretmenleri örnek dersler vermeye, müfettişin önerilerini dikkate alarak ikinci bir örnek ders daha hazırlayıp sunmaya çağırıyor. Bu bir çağırı değil aslında, katılmamız gereken bir zorunluluk. Dönem içinde müfettişler her birimizi köylerimizde, kasabada olanları kendi okullarında ziyaret etti,  örnek derslerimizi izledi, raporlarını tuttu. Bizi çağırdı zorunlu seminere ama nerede kalacağımızı, ne yiyeceğimizi, harcayacak paramız olup olmadığını düşünen yok. Kimimiz bitli handa kimimiz ondan bir gömlek üstün tek otelde kalıyoruz. Kız stajyer öğretmenler, kendileri gibi stajyer olup kasabada bulunanlarla birlikte kalıyorlar, yani herkes kalacak yerini kendi çözümlüyor. Bizi kasabaya zorunlu olarak çağıran eğitim müdürlüğü kalacak yerimizi hiç aklına getirmiyor.  Şimdiki aklım olsa otel ve lokanta faturalarını alır, doğruca ilçe eğitim müdürüne giderdim. Kasabanın merkez ilkokullarından biri çalışma okulumuz. Çok büyük bir kasaba olmadığı için sadece iki ilkokul ve bir ortaokul var. Ortaokulla ilkokullardan biri aynı binada eğitim görüyorlar. Diğeri kasabanın çıkışına yakın bir yerde. Her ikisi de yürüme mesafesinde, kasabada nerede kalırsan kal en fazla on dakika çekiyor okulla kaldığın yer. Kendi aramızda sohbetler ediyoruz, komik Karadeniz fıkraları, bazen açık saçık fıkralarla gülüp eğleniyor, vakti çekilir kılmaya çalışıyoruz. Stajyer kız arkadaşlardan birisinin yanımıza doğru yaklaştığını fark edince hemen konuyu değiştiriyor, başka ilgisiz şeyler sorarak yanımızdakilere örtmeye çalışıyoruz. Anlıyor tabi yanımıza gelen ama bozuntuya vermeden, anlamaza vurarak, durumu idare ediyor, sohbete katılmaya çalışıyor. Algısı yüksek, leb demeden leblebiyi anlayan kızlar bende hep hayranlık uyandırmıştır. Erkek egemen toplumun erkek bir bireyi olarak ben de yabancılıyorum bu kadınları önceleri. Bu kasabada daha baskın bu anlayış, gözlemliyorum. Birlikte çalışa çalışa, bilinçlene bilinçlene, ortak yaşamanın kurallarını öğrene öğrene ben de öğreniyorum kadınların benimle eşit haklara sahip olduklarını. Öğretmen okulunda öğretmenlerimiz de üstünde titizlikle dururlardı, kadına saygının. Kadınlarımıza karşı acımasız tutumların, taciz ve şiddetin toplumda çok yaygın olduğunu, katlanması güç koşullarda yaşayan kadınlarımızın yaşadıklarını hiç onaylamamakla birlikte düzeltilmesi için yapılması gerekenleri de yapmadığımızı düşünüyorum. “Daha yontulması gereken çok yanımız var, umarım bu kalaslığımızla kadınları gücendirecek tavırlar geliştirmeyiz. Yaşam birlikte geçecek, evlilik, çocuk, iş.”

     Ömer de benim gibi stajyer öğretmenlerden biri. Okulda çay içerken, arada boş vakitlerde sohbet ederken, veya öğretmen derneğimizin lokalinde otururken yaptığımız sohbetlerde Ömer’in dikkatle dinlediğini, benim gibi büyük kentlerde okulu bitirmiş olan arkadaşların konuşmalarına daha ilgi duyduğunu fark etmiştim. “Hocam, bugünlerde hangi kitapları okuyorsun, bitirdiğin bir kitap varsa ver de okuyayım.” “Olur, Ömer, vereyim.” Ertesi sabah seminer çalışmasının yapıldığı okula giderken çantamdan henüz bitirmediğim kitabı, İlya Ehrenburg’un Paris Düşerken adlı yapıtını yanıma alıyorum. Birkaç arkadaş örnek ders sunumunu yaptıktan sonra çaylarımızı alarak bahçeye çıkıyoruz, kız arkadaşlar da var diye herkes tiril tiril giyinmiş, karşı cinse kendini beğendirme düşüncesi akıllarda, konuşmalar, espriler daha usturuplu bir dille anlatılıyor. Bu toplantı kız arkadaşları olabildiği kadar yakın tanımak için büyük bir fırsat. Kasabada kalacak, üniversite okumayı aklından geçirmeyen arkadaşların evlilik düşünmeleri, beğendikleri bir kız arkadaşla yakınlaşmaları gayet normal bir beklenti. Kızlardan da öyle düşünenler var, birkaçımız gibi eğitim enstitüsü hayalleri kuranlar var. Benim şimdilik aklım başım eğitim enstitüsünde, tekrar başkentte geçecek öğrenimde. Okulda kahve yapan yok, nescafe denilen kahve ya henüz yaygınlaşmadı dünyada, ya da kahve ithal eden şirketler henüz piyasasını bilmiyorlar. Yoksa çoktan sınırlarımızdan içeri girerdi.  Günümüzde her köşe kahveci zincirleriyle süslenmiş. Şimdilerde, çoğu gençleri dört beş liraya alabilecekler alışık olduğumuz kahve dururken on beş yirmi lira ödeyip ellerinde bir kova büyüklüğündeki kağıt kahve çanaklarını yudumlayarak yolda yürürken görüyorum. Tuhaf bir gösteri! Bak ben bu kahveyi senin de bildiğin kahveciden alabiliyorum, der gibi. Varlık gösterisi, sanıyorum büyüklerinden geçme bir merak, gösteriş düşkünlüğü. Hiç nescafe içtiğimizi anımsamıyorum. Notlarımı koyduğum küçük çantamdan kitabı çıkarıp Ömer’e uzatıyorum. Bir kız arkadaş “Aa, o kitap kimin hocam?” diye elini uzatıyor, veriyorum. “Şansına küs Ömer, artık Sabiha okuduktan sonra sana verir.”  “İstiyorsan sen al Ömer, ben daha sonra okurum.” Yok canım, sen oku Sabiha, bir görüştüğümüzde verirsin.” Bir yakınlaşma başladı mı ne? Çöpçatan ben miyim, İlya Ehrenburg mu?” Kitabım yarım kaldı, aldırmıyorum, birkaç gün sonra başkentteyim, bir tana daha edinirim veya bana verecek biri çıkar karşıma.

     Akşam lokalde otururken masalara göz gezdirerek girdi içeri Ömer. Ben bir köşede arkadaşlarla sohbetteyim. Yanımıza oturdu ağır davranışlarla. Ömer bütün arkadaşları davet edememenin sıkıntısını yaşıyor sesi çıkmadan. “Arkadaşlar biz Ömer’le bir yere kadar uğrayıp döneceğiz. Dönüşte görüşürüz.” Kalkıyoruz, ana caddede yürüyerek ilerliyoruz. Ömer’lerin evi de ana cadde üzerinde, kasabanın girişinde, kanatlı kapısı olan bir avlunun içinde. Öğretmenlerin güç koşullarda yaşadığından, staj seminerinden söz ediyoruz yolda. “Buyur hocam.” İçeri buyur ediyor, avluyu geçip, ayakkabılarımızı evin girişinde çıkarıp yemek yedikleri odaya giriyoruz. Babası masada, bizi beklediğini anlıyorum. Yerinden kalkmadan” Hoş geldin oğlum, buyur.” Hoş bulduk amca.” Birkaç soruyla tanımaya çalışıyor beni. Yanıtlıyorum. Okuduğum gazeteyi soruyor, söylüyorum. Hemen kafasında kim olduğuma ilişkin şimşek çaktı. Ben de radyonun üstüne duran gazeteden çıkardım babanın muhafazakâr olduğunu, acaba Ömer de mi öyle? Pek de öyle gözükmüyor. Baba, afiyet olsun diyerek yemeğe başlamamızı sağlıyor, sessizce yiyoruz, fazla konuşma geçmiyor. Stajyerlik günlerimizi anlatıyoruz babaya. Dişe dokunan bir şey yok konuşmamızda.  Konuyu bir ay kadar önce idam edilen Üç Fidan’a getiriyor baba, memnun idamlardan. Çok canım sıkılıyor, ancak evde misafirim, şiddetli bir şey söyleyerek ortamı germek istemiyorum.  “Bir suç işlemediler amca, cana kıymadılar, yazık olmadı mı üçüne de?” “Ne yazığı oğlum, anarşit onlar, banka soydular.” Öyle deme amca, üç cana kıyılır mı banka soydular diye? Cezası ne ise verirlerdi, onlar da yaşardı. Hem bankalar ne iş yapıyor, senin gibi, benim babam gibi insanlara para verip faiziyle almıyorlar mı? Bankalar da bizi soyuyor, ne olmuş banka soydularsa? ”Ömer tartışmanın ateşleneceğini görerek “Baba biz kalkıyoruz, biraz lokalde oturup gelirim, geç kalmam.” diyerek beni de kaldırıyor. Saygıda kusur etmemek için teşekkür edip babanın eline uzanıyorum, çekmiyor, öpüp çıkıyorum. Kırıcı olmanın anlamı yok, Ömer akıllı bir arkadaş, o da emeğin değerini biliyor. Yolda “Gerçekten Ömer, bu banka soyma işini bahane ederek, “Üçe üç” bağırtısı ve alkışları arasında üç genç insanı idam sehpasına götürmenin mantığını anlayamıyorum. Banka soymanın cezası idam olamaz. Hem idam cezası ceza olamaz. Yasalarla belirlenen cezalar vardır, verilir. Bunlar intikam bağırtıları. Altmış darbesinin idam ettiği üçlüyü kastediyorlar, üçe üç, diye bağırırken. Fötr şapkalının yatacağı yer yok. Birçok cinayetten ve bu idamlardan tek sorumlu odur, bence. Resmi olarak cana kıymak benim mantığıma yatmıyor.”  “Babam tutucudur, ben onun gibi düşünmüyorum, zaten pek anlaşamıyoruz babamla.” “Birçok insan anne-babalarıyla anlaşamaz, idare et artık Ömer.” Lokale giriyoruz, birkaç masa dolu, iskambil oyunlarına tutuşmuşlar, birbirlerine takılarak sürdürüyorlar. Bıraktığımız arkadaşlardan ikisi dönmüş, diğerleri de gelirler, gidecek yer mi var ki kasabada?

     Bir hafta sürdü stajyerlik semineri, müfettişler kuruluna başkanlık eden beyefendinin kapanış konuşmasıyla sona erdi, cuma günü.  Kimsenin stajyerliğinin kaldırılmayacağını düşünmediğini de belirtti konuşmasında, hepimiz mutlu olduk bu olumlu görüşle. Zaten mahrumiyet bölgesinde yaşıyoruz, perişanlığın bini bir para! Hep birlikte çay içip dağılıyoruz. Köy öğretmenleri köyüne, köyde işi kalmayanlar memleketlerine gidecek. Ömer kitabı alan öğretmen arkadaşımızla evlendi, kasabadan hiç ayrılmadı, duyarlı bir öğretmen olarak sürdürüyor yaşamını eşi ve çocuklarıyla. İlya Ehrenburg nelere kadirmiş! İyi ki bitiremeyip çantama atmışım.

                                                              (1972, Bahar)

                                    

 

Sayfa : 12