...
Başlık : FAHRETTİN BEYİN EZGİSİ
Yazar : Betül İğdeli

Polis memuru Fahrettin Bey nöbetten dönmüş tamanahtarını çıkarmış
evinin kapısını açacaktı ki, içerden gelen davudi erkek sesiyle irkildi.        “Hasretinle kavruldum. Seni öyle çok özledim ki!” diyordu.
  Karısı Cemile keyifle;
            “Ben de canım ben de. Çok şükür seni dünya gözü ile bir daha görebildim ya artık ölsem de gam yemem”, diye yanıtlıyordu.

Yere bakan yürek yakan biri miydi karısı? Yıllarönce misafirliğe gittiği evde içki masasının başında demlenirken ona rastlamıştı. Gramofona koyulan taş plaktan billur gibi bir kadın sesi kadehten dökülürcesi-
ne kulaklarına doluyordu. Onun gibi eve konuk gelen ancak içki sofrasına oturmayan çarşaflı genç kadının gözleri hep yerdeydi.

Köşkte görevli olan Fahrettin Bey motosikletle eskortluk yapardı. Karşısındaki utangaç genç kadını görünce karakolda ara sıra karşılaştığı
kadınlar aklına gelmişti. Yapışkan süzgün bakışlı, açık saçık kıyafetli ve ağzı bozuk süprüntülerdi çoğu. Bu kadın bambaşkaydı, görür görmez çarpılmıştı.

Salonda erkekler bulunduğundan kara çarşafını çıkarmamıştı.Çarşaf, düzgün olan siluetini bir heykel gibi sarmalıyor, cildinin beyazlığını, gözlerinin yeşilliğini iyice belirginleştiriyordu.

“Fikrimin ince gülü... O günkü gördüm seni, yaktın ah yaktın beni”, diye gramofondan yükselen müziğin temposuna kapılan Fahrettin Bey, onu kollarının arasına almış, uzun siyah tuvaletine bürünen kadınla vals
yapıyor, dönüyor, dönüyordu.

Yüreğine söz geçirmesi olanaksızdı. Onu istiyordu, hemen evlenmeliydi. Ancak evlenme konusunu ev sakinlerine açtığında şaşırmışlardı. Tabii ki müzmin bekâr Fahrettin Bey’in sonunda evlenmeye karar vermesine sevinmişlerdi. Cemile Hanım’ın da evlenmesini isterlerdi, ama o dul bir
kadındı.

Fahrettin Bey ısrar edince kadınla tanıştırmaya razı olmuşlardı. Kadıncağız da yoksulluğuna ve yaşam koşullarının çetin olmasına karşılık evlenme konusunda ikircikliydi.
       “Çocuklu bir kadınım ben, olmaz”, demişti.

Oğlu Oğuz’a bakmak zorunda olduğunu, onu üvey baba elinde bırakmak istemediği için evlenmeyeceğini Fahrettin Bey’in yüzüne de söylediğinde,”Üzülme sen,ben hem sana, hem de çocuğuna bakarım!”, diyerek onu evlenmeye razı edebilmişti.

Nikâhtan sonra karısını tek göz oda ve alt katta mutfağı olan evine götürerek yerleşmesini söylerken Oğuz’u evinde kalmasına karşı çıkmış, Cemile onu alt kattaki mutfakta yatırmak isteyince de;
          “Ya ben, ya da o”, diyerek kestirip atmıştı. Oğuz’un babası trafik kazasında öldüğünden Cemile tek çocuğuyla dul kalmıştı. Verilen sözün tutulmaması karşısında susmuştu. Daha önce yaptığı evliliğini hatırlata-
cağından çocuğu görmek istemediğini düşünmüş olmalıydı. Üstelik evliliğinin bozulmasına etraftan ne derler korkusundan, sesini çıkaramamıştı.

Fahrettin Bey’in çarşafını çıkartmasını söylediğinde, daha önce çarşafsız ve yalnız sokağa çıkmasına izin vermeyen ölen eşinin etkisiyle çok şaşırmış;
        “Ben de senin kıskanç olduğunu sanıyordum”, demişti.

Ancak çarşafını atan Cemile’nin albenisi yitip gitmişti.Kadın, erkek o sokaktan geçerken herkesin dikkatini çeken, bakmadan edemedikleri Cemile sıradan sarışın genç bir kadın oluvermişti. Yumuşak atın çiftesi pek olurmuş derler ama ağzı var, dili yoktu garibin.

Memur aylığıyla geçinmeye çalışan karısının sızlandığını, bir kez olsun halinden şikâyet ettiğini, duymamıştı. Nöbetçi olduğu geceler sabaha karşı eve döndüğünde onu hep gözleri kanlı, yüzü solgun ayakta bulur, zamanında yatıp uyumadığı için kızardı. Söylense de içinden uyumayıp beklemesine sevinirdi.

Motosiklet kazasının yinelenmesi korkusuna bağlardı kadıncağızın uykusuz kalmasını. Rahmetli eşinin motosikletiyle uçarcasına
gitmesinden Cemile korkarken, o hep gülerek;
      “Korkma bir şey olmaz. O benim atım. Ben ne senden geçe-
rim ne de atımdan”, dermiş.

Aslında Cemile’nin soylu bir aileden gelen merhum eşini doktor olduğu için çekemiyordu. Eski eşi, Cemi-e’yi artist Cahide Sonku’ya benzeterek evlenmek isteyince soylu aile, yoksul düşen zengin ailenin kızını
gelin olarak kabul etmemişlerdi.

Eski eşin ailesinin karşı çıkmasına rağmen Cemile ile evlenmesini takdir
etse de, karısını hem kıskanıyor, hem de gittikçe daha çok seviyor daha çok bağlanıyordu. Çocuk sahibi olamadığı için üzülse de bunu dile getiremiyordu.

İzinli günlerinde sivillerini giyer, Karyağdı Sultan Türbesi'ne giderek bir çocuğu olsun diye yakarır, karısından gizli dua ederdi. Daha sonra kuşlara merak sardı. Önce saka,florya gibi kuşları beslerken onları tutsak ettiğini düşündü, bir gün hepsini azat etti, akvaryum aldı. Ama balıklar kuşlarının yerini tutmuyordu. Kanarya beslemeye, onlardan yavru alarak çoğaltmaya çalıştığından adı “Kuşçu Baba’ya” çıkmıştı. Yıllar akıp gidiyor için-deki boşluğu bir türlü dolduramıyordu.

Uzunca bir süreden beri kapının önünde dikildiğinin farkına vardı. Ayakları geri geri gitse de artık gerçekle yüzleşmenin zamanı gelmişti. Kapıyı açıp içeriye dalınca, kendisini bu saatte evde beklemeyen karısının mutfakta oturduğu divandan sıçrayıp ayağa fırladığını gördü. Cemile’nin gözleri büyümüş, ağzı açık kalmıştı.

Yanında askeri üniformasını içinde kısa boylu kara yağız kıvırcık saçlı bir genç duruyordu. Ona döndü.
   “Kiminle müşerref oluyorum”, dedi.
    Asteğmen kızarmıştı, kısık bir sesle;

  “Ben Oğuz”, dedi. Sözünün arkasını getiremedi. Şaşkınlık sırası Fahrettin Bey’deydi
“Ya, öyle mi?”, derin bir nefes alarak, rahatlamış bir ifadeyle; “Hayret, seneler ne çabuk geçiyor. Seni hala küçük bir çocuk sanıyordum”, diyerek karısına döndü; “Hadi sofrayı hazırla, bu gün işe gitmeyeceğim,hep beraber güzel bir yemek yiyelim”, dedi.

O günden sonra Oğuz onlarda kalmıştı. Zavallı Cemile yıllarca annesinin yanına yerleştirdiği oğlunu okutabilmek uğruna, iğne ile kuyu kazarak para kazanmış,adeta erimişti. Fahrettin Bey, neden daha önce Oğuz’u oğul olarak bağrına basmamıştı? İş sahibi olabilmesi için bir dükkân satın alarak yıllardır dişinden tırnağından artırarak biriktirdiği parayı Oğuz’a vermiş, evlendiğinde bile yanlarından ayrılmasına müsaade etmemişti. Ancak kader ona oğul sevgisini çok görmüş,Oğuz genç yaşta ölmüştü. Gelinleri yeniden evlenerek Cemile adını koydukları torunlarını onlara bırakmıştı.

Karı koca yıllardır özlemini çektikleri çocuk sevgisiyle torunlarının üstüne titremişlerdi.
 “Nereden nereye?”, diye düşündü. Fahrettin Bey.

Babaannesine çok benzeyen torununun düğünü vardı bugün. Torunu Cemile, siyah çarşafın içindeki babaannesi gibi hareketsiz oturmak yerine beyaz gelinliğinin içinde, damadın kolları arasında kuğu gibi süzülerekdans ediyordu. İçki masasında çakırkeyif olduğu zamanlarda yaptığı gibi ayağa kalktı ve başladı şarkısına;

“Fikrimin ince gülü...” şarkısını sürdüremedi, boğazıdüğümleniyor, gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Evladıyuvadan uçmuştu artık

 

Öykü Defterim

Betül İğdeli

Kanguru Yayınları

Basım: Ocak 2010

Sayfa : 9