...
Başlık : ÇAKMAK ÇAKMAYA GELDİK
Yazar : Mahmut Arslan

Sema ile Furkan’ın evliliği bir aşk evliliği değildi ama görücü usulü bir evlilik de sayılmazdı. Belki usuller üstü bir evlilikti onlarınki. İki yıllık maliye muhasebe yüksel okulu mezunu olan Sema babasının yakın arkadaşı Rıfat Bey’in yeminli mali müşavirlik bürosunda ön muhasebe elemanı olarak çalışıyorsa da çoğunlukla müşteri firmalar ile getir götür işlerinde çalıştırılıyordu. Bu işlerden biri de Furkan Bey’in şirketine evrak getirip götürmekti. Furkan Bey aile şirketlerinde genel müdür yardımcısıydı. Birinci kattaki Muhasebe Müdürlüğünden başka bir yere girip çıkmamasına rağmen Sema hemen her şirkete gelişinde bir şekilde Furkan Bey ile karşılaşıyordu. Çünkü Furkan Bey mali işlerden sorumlu genel müdür yardımcısı olarak Muhasebe Bölümüne sık girip çıkardı.

Sema ile Furkan göz aşinalığına sahiptiler ama aralarında herhangi bir iletişim de yoktu ta ki bir gün Sema elindeki çayı yere döküp Furkan Bey’in paçalarını ıslatana kadar. Çok mahcup olan Sema özür dilerken Sema’nın yüzüne gülümseyen Furkan Bey de “ziyanı yok” demişti. Bu çay dökme olayından sonra koridorda birbirlerini gördüklerinde artık selamlaşmaya başlamışlardı ama bundan fazlası da olmamıştı aralarında. Furkan Bey Sema’dan beş-altı yaş büyüktü ama biraz kilolu olduğundan en az on yaş büyük gösteriyordu. Otuzlarının sonuna yaklaşıyordu ve de henüz evlenmemişti. Annesi son zamanlarda hemen her hafta bir kız bakıyor ve görücüye gitmeyi öneriyordu. Furkan Bey ise her seferinde annesine evleneceği kızı kendisinin seçeceğini ve hayatına müdahale etmemesini söylüyordu. Üniversite yıllarında sınıf arkadaşı Aydan’a aşık olmuş ama oldukça muhafazakar ve dindar olan ailesi bir opera sanatçısının modern kızı olan Aydan’ı kabul etmemişler ve tesettürlü mazbut bir aile kızıyla evlenmesinin uygun olacağını söyleyerek kestirip atmışlardı. Furkan Bey bu olaydan sonra ailesi ile gönül bağlarını neredeyse koparmış, hayata küsmüş ve kendini yemeye verip bolca kilo almıştı. Aydan’ın ellere yar olduğunu görmektense okuduğu üniversiteyi değiştirmişti. Ailesine kızgın olduğu için de onlardan gelen bütün gelin adayı tekliflerini geri çevirmişti.

O hafta sonu da annesinin filancanın kızının ne kadar güzel ve maharetli olduğu yolundaki nutkunu dinledikten sonra kapıyı çekip çıkmış ve bu meseleyi kökünden halletmeye karar vermişti. Ailesinin hayır diyemeyeceği tesettürlü ama alelade bir kızı bulup ailesinin de onayını almadan evlenecekti.

O pazartesi asansörde Sema ile karşılaştıklarında onun hem mahcup hem de başörtülü halini görünce “işte bu kız” demişti içinden. Odasına geçtiğinde sekreterine Muhasebe Bölümündeki Mali Müşavirlik elemanını çağırmasını söyledi. Beş dakika sonra Sema bir hata yaptığı korkusuyla ezile büzüle gelmişti odasına. Furkan Bey Sema içeri girince masasından kalkıp onun karşısındaki koltuğa oturmuş ve ona şu kısa fakat vurucu konuşmayı yapmıştı:

“Hanımefendi ben Furkan Demirtaş, bu firmanın Genel Müdür Yardımcısıyım ve de sizi bir ay önce paçalarıma çay döktüğünüz gün tanıdım. Doğrusu çok da beğendim. Ben bekarım ve de işten güçten evlenemedim ve ailem beni görücü usulü ile hiç tanımadığım bir kızla evlendirmek istiyor. Evli misiniz veya bir sevdiğiniz var mı bilmiyorum ama eğer siz de bekarsanız ve de sevdiğiniz biri yok ise hiç tanımadığım bir hanımdansa en azından paçalarıma çay dökmüş bir hanımla evlenmek istiyorum. Sizi bu niyetimi açıklamak üzere davet ettim. Lütfen şimdi bana bir cevap vermeyin, düşünün taşının ve eğer kararınız olumlu olursa haftaya bu saatte yine sizi bu odada bekliyor olacağım. Ama kararınız olumsuz olursa bu konuşmayı hiç olmamış sayın ve işinize devam edin. Sizi asla rahatsız etmeyeceğimi de bilin.”

Sema şaşkınlık içinde odayı terk etti ve akşam eve gidince Furkan Demirtaş’ın bütün sosyal medya hesaplarını alt üst etti. Olumsuz bir durumla da karşılaşmamıştı. Ailesine de durumu açtı. Orta halli bir memur ailesi olan bu insanlar kızlarının zengin bir aileye gelin gidecek olmasından hiç de şikayetçi değillerdi. Neticede Sema önceleri bu teklifi saçma bulsa da giderek kendini bu fikre alıştırmaya başlamıştı. Biraz kilolu olsa da Furkan Sema açısından itici bir tip değildi. Üstelik firmadaki çalışanlarının da Furkan Bey hakkında kötü bir şey söylediğine şahit olmamıştı. Sema’nın ailesi de geleneksel bir aileydi ama çok da muhafazakar sayılmazlardı. Sema’nın başörtülü olması da dindarlıktan çok gelenekten kaynaklanıyordu çünkü ailedeki bütün kadınlar başörtülüydü.

Furkan Bey Sema hakkındaki düşüncesini ailesine önce hiç açmadı. Olay ailelere intikal edene kadar iki kez dışarıda kahve içtiler ve Sema Furkan’a “evet” dedi. Anne babası da bunu müteakiben Allah’ın emri ile kızı istemeye gittiler. Düğün dernek kuruldu ve iki ay sonra da Sema işini gücünü bırakıp Demirtaşların evine gelin olarak girdi. Büyükçe bir villada yaşayan aile Furkan’a ayrı ev açmak istemedi çünkü oğulları ile birlikte oturmak ve torun büyütmek istiyorlardı.

Gelin geldikten sonra Sema’nın hiç hesap etmediği bazı hususlar yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başladı. Furkan’dan yana hiçbir şikayeti yoktu ama ailesi beklediğinden çok mutaassıp çıkmıştı. Kayın validesi ve kayın pederi Halil İbrahim Efendi Tarikatine bağlıydılar. Bütün hayatları dini emir ve yasaklara uymaya çalışmakla geçiyordu. Sema da kapalı olmasına kapalıydı ama hiç kimsenin bilmediği bir yönü de vardı ki kendi ailesinin bile haberi yoktu. Küçüklüğünde şarkı türkü söylemeye bayılan ve her fırsatta şıkıdım şıkıdım oynayan neşeli bir çocuktu Sema. Ama ergenliği geçtikten sonra hafif meşrep demesinler diye sadece yalnız başına kaldığında aynanın karşısında oyun oynuyordu. Öğretmenleri ritim duygusunun çok yüksek olduğunu, müziğe çok yetenekli olduğunu ailesine söylediler ve bu çocuğun müzik eğitimi almasının yerinde olacağını tavsiye ettiler. Fakat aile bu tavsiyeleri asla ciddiye almadı. Ne yani biricik kızlarını şarkıcı yapıp ortaya mı atacaklardı. Sema okuyup meslek sahibi olacaktı. Böylece okuyup anca muhasebeci olabilmişti.

Furkanların evine gelin olarak geldikten sonra çalışmayı bırakmıştı ama bundan şikayetçi de değildi. Fakat eve yerleştikten sonra bir şey kendisini rahatsız etmeye başlamıştı. Bu da evde müzik namına hiçbir sesin duyulmamasıydı. Müzik bu evde neredeyse yasaktı. Furkan’ın anne ve babası Halil İbrahim Efendi Hazretlerinden bu konuda epey vaaz dinlemişlerdi müzik çalınan ve köpek giren bir eve asla melekler girmezdi. Her ne kadar evde gündelikçi Melek Abla’dan başka bir melek görülmüyorsa da şeyhlerinin sözünden çıkacak halleri yoktu. Furkan ise evde bu ilan edilmemiş yasağa uysa da arabasında her tür müziği dinliyordu.

Bir gün Sema farkında olmadan yemek yenen masaya parmaklarını tıklatarak kafasından geçirdiği şarkıya ritim tutmaya başlamıştı ki kayın pederi durumu fark edip en az yarım saat azarlama ile terbiye verme arasında gidip gelen bir nasihat çekti. Masaya ritim vurmak bile bir çeşit müzik yapmak sayılırdı ve de caiz değildi. Üstelik kadınlara da hiç yakışmazdı. Bunun gibi daha bir sürü on dokuzuncu yüzyıldan kalma nasihatlerle kızın kafasını şişirmişti. Ama evdekilerin unuttuğu bir şey vardı ki artık yirmi birinci yüzyılda yaşıyorlardı. Sema’nın çok pahalı cep telefonu kocaman bir konser salonu ve de muhteşem bir müzik setiydi. Üstelik kulaklıkla kullanıldığında dışarıdan hiçbir şey duyulmazdı. Sema da bütün gün telefonun kulaklığı kulağında haber dinliyorum diye müzik dinliyordu. Hoş herkes onun müzik dinlediğini biliyor ama bilmiyormuş gibi davranıp sıkıntı çıkarmıyorlardı. Evin içinde adeta çok iyi yazılmış bir tiyatro eseri oynanıyordu ve bu eserin başrol oyuncusu da Sema’dan başkası da değildi.

Sema giderek evin içinde kimsenin tepkisini çekmeden kendisine ait gizli bir düzen oluşturmaya başlamıştı. Müzik ve dans bu evde tamamen yasak faaliyetler olsa da Sema kendine bir çözüm yolu buluyordu. O belki de yaşayan bir Pollyanna idi, onca baskı ve disipline rağmen kendini mutlu etmenin bir yolunu buluyordu. Fakat Sema’nın dünyası sadece müzik dinleme zevkinden oluşmuyordu. Sema oryantal dans yani göbek dansı yapmaya da bayılıyordu. Evdekiler onun gizli gizli ayna karşısına geçip göbek dansı yaptığını bilseler herhalde düşüp bayılırlardı. Bir gün çay yaparken kulağında kulaklıkla müzik dinliyordu ve elinde olmadan hafifçe sallanmaya başlamıştı. Bunu fark eden kayın validesi hemen müdahale etmiş “Kız Sema sen kıvırıyor musun yoksa” diye saldırıya geçmişti ama Sema hemen “Yok annecim biraz belim ağrıyor dün biraz ağır iş yapmışım” diyerek durumu toparlayıp kendi lehine çevirmeyi başarmıştı bile. Ama kayın validesinin bilmediği ve hiç tahmin etmediği başka bir şey vardı o da öğleden sonraları Sema evde yalnız kalınca odasında gizlediği oryantal dans kıyafetini giyip saçlarını da salarak aynanın karşısında saatlerce göbek atıyordu. Evde kayın validesi ve kayın pederinden başka görümcesi yani Furkan’ın kızkardeşi Elif de vardı ama Elif ağabeyi ile şirkete gidiyor ve birlikte dönüyorlardı. Endüstri mühendisi olan Elif şirkette üretim işlerinden sorumluydu.

Sema Gelin bazen oryantal kıyafetlerini giyip güzelce makyaj yapıyor bazen de vaktin dar olduğunu düşünüp sadece günlük kıyafetinin üzerinde dans kostümünü geçirip dans etmeye başlıyordu. Dans ettiği anlarda kendisini hep bir kına gecesinde gelinin ve kız arkadaşlarının önünde kına gecesi havaları ile oynadığını hayal ediyordu.

Çakmak çakmaya geldik
Kına yakmaya geldik
Ayşe Teyze ağlama
Kızın almaya geldik

Kayın validesi haftanın üç günü kuran okuma, mevlit ve dini sohbet gibi tarikat faaliyetlerine gider ve de saat dörtten önce gelmezdi. Erken gelecek olsa da arabası garaja girerken eve uyarı sesi geliyordu ve de bu da kendisini banyoya atıp günlük görünümüne dönmesine yetecek zamanı veriyordu kendisine. Diğerleri ise saat altı buçuktan önce dönmezlerdi şirketten.

Ayna karşısında dans ederken uzun saçlarının omuzlarına döküldüğünü izlemekten büyük keyif duyuyordu Sema Gelin. Çıplak göbeğine biçimli kalçalarının ritmik hareketlerine bakmak da çok hoşuna gidiyordu. O anlarda kendisini tam bir kadın olarak hissediyor ve işte ben buyum diyordu. Kendisini İstanbul’un bütün kına gecelerinin ve kadın eğlence ortamlarının aranan dansözü olarak hayal ediyordu. Belki de evli olduğundan olacak, erkeklere göbek atmayı pek yakıştıramıyordu kendisine. Ama kadın-erkek karma gruplara da rahatça dans edebilirdi. Zaten dans ederken gözü sadece kendisini görüyor başka bir şey düşünmüyordu. Eğer o günün iki saatinde dans edebilmişse günün kalan saatlerini de mutlu mesut geçirebiliyordu. Dans etmenin verdiği mutluluğu başka hiçbir şey vermiyordu ona.

Gel zaman, git zaman Sema bu ikili hayat düzenine alışıp gitmişti. Normal zamanlarda ev haliyle mazbut bir ev hanımı, kocasına iyi bir eş ama tek kaldığında dansöz Sema oluveriyordu hemen. Evlendikten sonra sadece bir kez eski arkadaşlarıyla bir ev gezmesine gitmiş ve orada kız kıza göbek atıp eğlenmişlerdi. Orada nicedir görmediği lise arkadaşı Nihal’den hayatını değiştirecek bir şey öğrenecekti. Nihal onlara insanların şarkı söyleyip oyun oynadığı bir internet sohbet odasının adresini vermiş ve yüzünü gizleyerek burada hiç tanımadığı insanlara dans edip oynayabileceği ve kendisini tıpkı sahneye çıkıyormuş gibi hissedeceğini söylemişti. Yüzünü asla açmaması ve erkeklerin uygunsuz tekliflerine yüz vermemesi ve asla tek bir erkeğe oynamaması gerektiğini söyleyip onu internet alanındaki tehlikelere karşı uyarmıştı. Sema Nihal’in bu tekliflerine çok da hevesli olduğunu göstermemek için “Tamam, olur bir bakarım” diye geçiştirmişti. Fakat eve geldiğinde o sohbet odasına girsin mi girmesin mi diye kendisini yiyip bitirmişti. Denemekten ne olurdu ki? Her zaman ayna karşısında dans edip sanki izleyicileri varmış da kendisini seyredip alkışlıyorlarmış gibi hayal etmesinden çok daha iyi değil miydi? Gerçek insanlar kendisini dans ederken gerçekten görecekler ve gerçekten alkış tutup eğleneceklerdi. Fakat internet ortamında ifşa olmamak için yüzünü çok iyi kamufle etmesi gerekiyordu.

Ertesi gün tekrar kendisi ile yalnız kaldığında dans kıyafetlerini giydi, saçlarına şekil verdi, yüzüne hafif bir makyaj yaptı. Tanınmamak için de yüzüne salgın döneminden kalma bir siyah tıbbi maske taktı. Şimdi sadece gözleri görünüyordu. Arkadaşının söylediği programı dizüstü bilgisayarına yükledi ve de sohbet odasını açtı. Öylece sandalyede oturuyordu ve kamerasından omuzlarından biraz aşağısı görünüyordu. Sohbet odasında neredeyse iki yüze yakın kişi vardı ve bunların yüzde kırkı kadın kalanı erkekti. Programın yapısı gereği herkes kendi kamerasından kendi görüntüsünü bir de odadan seçtiği beş kişinin kamerasını görebiliyor geri kalanını göremiyordu ama odanın katılım listesinden kimlerin sizi izlediğini görebiliyorsunuz.

Meraktan diğer kadınların kameralarını açıp baktı. Genellikle günlük kıyafetler içindeki kimselerdi. Bazıları kolsuz spor tişörtle kimisi de pijama ile oturuyordu. Kadınların çoğunun yüzü bir şekilde kapalıydı. Yani kimse gerçek kimliği ile odada olmak istememişti. O anda fark etti ki kendisi gibi dansöz kıyafeti ile sohbete katılan hiçbir kadın yoktu. Belki de bu yüzden olsa gerek odadaki onlarca erkek kendisine mesaj atarak tanışmak istiyordu. Hiçbirine cevap vermedi. Kendisine takma isim olarak da Gökçe adını koymuştu. Sema Arapça gök demekti zaten ve Gökçe de Sema’ya en yakın Türkçe kadın ismiydi. Bu ismi sevmiş ve benimsemişti, keşke gerçek hayattaki ismi de Gökçe olmuş olsaydı diye düşündü. Bazı yabancı kadınlar sohbet odasında çalınan pop müzikle oynuyorlardı ama bu müzikler oryantal yapılacak müzikler değildi kuşkusuz. O yüzden sohbet odasının müziğini kapadı ve sadece odadaki yazışmaları izlemeye başladı. Birçok erkek “haydi Gökçe sen de oyna” diye yazıyordu. Telefonunu eline aldı ve kına gecesi parçalarından en sevdiğini seçti ve oynamak için ayağa kalktı. Bu maskeli ve dansöz kıyafetli halini çok sevdi ve fıkır fıkır oynamaya başladı.

“çakmak çakmaya geldik
kına yakmaya geldik
Ayşe Teyze ağlama
kızın almaya geldik”

Oynarken o kimseyi görmese de sohbet odasındaki kadın-erkek yüze yakın kişi onu izliyordu. Oyundan sonra ekrana bakan Sema yüz civarında seyirci karşısında sahneye çıktığına inanamıyordu bile. Bu gerçekten de çok heyecan verici bir deneyimdi. Topu topu birkaç dakika oynayıp oturmuştu ama onlarca alkış ve kutlama mesajı gelmişti. Herkes ne kadar güzel olduğunu söylüyordu. Tabi ki erkeklerin tanışma ve özel sohbet talepleri de zirve yapmıştı. Tabi ki bir Nesrin Topkapı değildi ama kendi çapında estetik bir şekilde oynamaya çalışıyordu. Gönderilen sanal alkışlar, sanal çiçekler, öpücükler, kalpler ve de birçok sanal hediye karşısında bugüne kadar olmadığı kadar mutlu olmuştu. Odadakilere eliyle öpücük göndererek ekranı kapamış ve de saatin 4.00’e yaklaştığını görerek telaşla üzerini giymiş ve de gözlerindeki makyajı silmişti.

Kayın validesi geldiğinde ocakta çorba karıştırıyordu. Sanki ikinci bir hayata geri dönmüştü. Dansöz Gökçe bu dünyadan ayrılmış yerine ev hanımı Sema gelmişti. Kayın validesi ile nasıl iyi güllaç tatlısı yapılır diye konuşuyorlardı şimdi.

O günden sonra Sema Hanım sohbet odalarının maskeli dansözü Gökçe oluvermişti. Hatta bayağı bir hayran kitlesi de oluşmuştu. Elbette bu hayranların çoğunu erkekler oluşturuyordu. Fakat Sema hayranlarının hiçbiri ile özel bir sohbete girmiyordu. Çünkü yabancı erkeklerle özel sohbetler yapmanın da kocasını bir nevi aldatma olacağını düşünüyordu. Zaten gizli saklı dansözlük yapmanın suçluluğunu hissederken bir de kocasının aldatıyor olmanın vicdan azabını hiç çekemezdi. Yine de meşhur olmak ve sevilmek çok hoşuna gitmişti. Sanal alkışlar, sanal çiçek buketleri, sanal yüzükler, ve diğer hediyeler yetiyor da artıyordu. Bu yaşadıkları belki sanal bir deneyim olabilirdi ama Sema’nın yaşadığı duygular, gerçek duygulardan hiç de farklı duygular değildi. Artık kendisini ev hanımı Sema’dan çok dansöz Gökçe olarak hissediyordu. İkinci ve gizli bir hayatı vardı ve şimdilik bu ikili hayattan pek de şikayetçi değildi.

Sema’nın sanal dansözlük kariyeri devam ederken evdeki baskı iklimi de daha çok artıyordu. Belki gizli saklı işler çevirdiği için Sema da biraz suçlu güçlü davranıyordu. Bir keresinde yan komşularının bahçesinde düğün yapıldığı için müzik sesi evlerine kadar gelmiş ve de Sema farkında olmadan omuzlarını oynatmıştı. Kayın validesi hemen “Terbiyesizliğin lüzumu yok kendine gel.” ayarı vermiş, kocası da suratını asmıştı. Belli belirsiz omuzlarını oynattığını nasıl da fark etmişlerdi. Bu olayda biraz suçüstü yakalanmış olabilirdi ama esas sabrının çatladığı nokta bundan sonra meydana gelecek olan olaydı.

Bir akşamüstü kayın validesinin gelişine yakın saatlerde telefonunda bir internet kanalından kulaklığını takmadan yemek tarifi dinliyordu. Çünkü evde kimse yoktu. Kayın validesi içeri girdiğinde o da bir yandan ocağın başında yemek yapıyor bir yandan da telefonundan yemek tarifi dinliyordu. Kayın validesi her zamanki gibi onu iş üzerinde görünce güzel sözler söyleyerek ellerini yıkamak üzere banyoya girmişti. Sema da telefonunu kapamayı gerekli bulmamıştı. Gizli saklı ve de evin kurallarına aykırı bir şey yapmıyor, iyi karnıyarık nasıl yapılır videosu dinliyordu. Bu sırada tam da kayın validesi banyodan çıkmıştı ki video kesilip reklam müziği olarak bir oyun havası sesi yükselince Sema sanki oynuyormuş gibi göründü kayın validesinin gözüne. Oysa Sema yemeğe daldığı için çalan reklam müziğini bile fark etmemişti. Bunun üzerine kayın validesi hemen koşup telefonu kapamış ve “Bu evde göbek atarak yemek yapılmaz.” demişti. İşte Sema ilk defa o an isyan bayrağını çekmiş yemeği bırakıp ağlamaya başlamıştı. “Ben göbek atmıyordum yumurta çırpıyordum ki müzik birdenbire çalmaya başladı.” diye söylenmişti ağlarken de. Bu kadarı da fazlaydı. Evde kimse yokken oynamış olsa ne olurdu ki hem? Bu olayın gerilimi birkaç gün sonra kopacak kıyametin tohumlarını atmıştı.

Görümcesi Elif’i istemeye geleceklerdi. Aile için yılın en önemli olayı gerçekleşmek üzereydi. Elif’in bir yıldır birisiyle görüşüp konuştuğu bir sır değildi. Geleneksel ailelerde her daim olduğu üzere bu işi anne biliyor, baba bilmez görünüyor, ağabey ise sessiz sedasız izliyordu. Baba çaktırmadan oğlan hakkında sorup soruşturmuştu. Aile muhafazakar olsa da kendileri kadar mutaassıp bir aile değildi. Ehhh oğlanın da sosyal medyada orada burada sürttüğüne dair fotolar varsa da en azından içki içtiğine ve aşüfteler ile düşüp kalktığına dair olumsuz görüntüler de yoktu. Öte yandan bu evlilik iş ilişkilerine de olumlu katkı yapacağından baba ve ağabeyden fazla bir itiraz sesi yükselmemişti.

İsteme töreninde ev yapımı yiyecek içecek ikramı önemliydi ve Sema’ya bu konuda da dünyanın yükü düşmüştü. Kayın validesi ile birlikte günler öncesinden hazırlıklar ve planlar yapılmış gerekli alışverişlere çıkılmıştı. O gece gelip çattığında Sema yorgunluktan ölmek üzereydi. Evde yardımcı kadın olmasına rağmen, temizlikten yemeğe kadar her şeye koşup koşturmuş, kayın validesinin emir ve talimatlarına yetişebilmek için epey çaba harcamıştı. Bunları yaparken de içinden “Elif bir oğlanla rahatça oynaşacak diye ben niye bu zulmü çekiyorum” demişti. Ama başka bir yolu mu vardı sanki? Bu evde yaşıyorsa bu evin kurallarına göre yaşayacaktı.

Saatler sekize yaklaştığında herkes bayramlık elbiselerini giymiş misafirleri beklerken Sema yorgunluktan esneyip duruyordu. Sonunda zil çaldı ve sayın misafirler ellerinde çiçek ve çikolataları ile arzı endam ettiler. Klasik hal hatır sorma ve hoşbeşten sonra adet olduğu üzere Elif kahveleri servis ederken Sema da kahvenin yanındaki lokum ve kurabiyeleri sunuyordu. Ancak yorgunluk ve telaştan olacak telefonunu ortaya bırakan Sema kulaklığı da çıkarmış üstelik müzik uygulamasını kapamayı da unutmuştu. Kayın validesi de telefonu sehpanın üzerinden biraz yana itince müzik uygulaması aktive olarak bangır bangır çalmaya başlamıştı:

"Çakmak çakmaya geldik
Kına yakmaya geldik
Ayşe Teyze ağlama
Kızın almaya geldikten"

Kayın validesinin ve kayın pederinin gözleri öfkeden kıpkırmızı kesilmiş bir şekilde Sema’ya dikilmişti. Sema telaşla telefonu eline alıp kapamaya çalıştı ama o anda başı döndü gözü karardı. Artık ev hanımı Sema olarak kız isteme töreninde değildi. O şimdi evin mahcup gelini Sema değil sanal sahnelerin maskeli dansözü Gökçe’ydi. Telefonu bırakan eli başörtüsüne gitti ve bir çırpıda başını açıp uzun dalgalı saçlarını iki yana salladı ve kendisini oyun havasının ritmine kaptırarak sahnenin ortasında en mahir dansözlerin yapacağı figürleri kolaylıkla yaparak raks etmeye başladı. Kanepede yan yana oturmuş olan kızgın kayın validesi ve kayın pederinin tam ortasında durmuş arkasını onlara yüzünü de misafirlere dönmüş, müziğin ritmine göre biçimli kalçasını bir kayın validesinin bir kayın pederinin olduğu tarafa sallayıp duruyordu. Görücüye gelmiş olan aile önce şaşkınlığa uğrayarak kalakalmıştı. Ama hem neşeli hem de biraz kalın kafalı bir kadın olan müstakbel damadın ablası Sema’nın dansını isteme töreninin bir parçası ve de kızı verdiklerinin bir nişanesi sanarak Sema’nın karşısına geçmiş onunla beraber göbek atmaya başlamıştı. Bunun üzerine damat tarafı biraz da durumu kurtarmak için el çırpmaya başlamıştı. Bu durumda Furkan’ın anne ve babası da kıpırdamadan olayı izlemek zorunda kalmışlardı. Fakat kayın peder gelinin kalça kıvırmalarına bakmamak için yüzünü öte yana çevirmişti. Sema ise ortaya çıkıp oynadığını ancak müzik bitince fark edebildi. Ağlayarak odasına çıkıp bavulunu hazırladı. Bu evde kalıp aşağılamalara ve hakaretlere katlanamazdı.

Tören bu skandal ile yarım kalmış isteme olayı gerçekleşememiş ama o gece Furkan’ın bütün yalvarıp yakarmalarına rağmen Sema babasının evine geri dönmüştü. Elifi istemeye gelen damat ve ailesi ise bir daha ne arayıp ne de sormuşlardı.

Bu olayın üzerinden üç ay geçtikten sonra Sema’nın babasının evine yeni boşanmış olan Sema’yı istemeye görücüler gelmişti ve isteyen kişi de Elif’in eski nişanlısından başkası değildi. Artık başörtüsü takmayan Sema gülücükler saçarak kahveleri ikram ettikten sonra bu kez damadın ablası kendi telefonundan aynı oyun havasını açmış ve Sema’nın elinden tutarak salonun ortasına getirmiş, oturanların alkışları arasından- gelin görümce oynamaya başlamışlardı.

“Çakmak çakmaya geldik
Kına yakmaya geldik
Ayşe Teyze ağlama
Kızın almaya geldik”

                                                      27 Nisan 2024
                                                       Çekmeköy-İstanbul

 

Sayfa : 14