...
Başlık : BETÜL İĞDELİ İLE SÖYLEŞİ
Yazar : Filiz Bilgin

Ömrünü verdiği mesajı sürdürebilmeli insan.’ (*)

•             Yazmaya nasıl başladınız?

İlk şiir yazmaya ilkokulda başladım. Ankara’da sonbahar günleri güzel geçer. Tabiat dersinde, bütün sınıf Keçiören’deki okul olarak kullanılan, eskiden papazın evi olan kameriyede oturmuş ders yapıyorduk. Benim için tabiatın ne anlama geldiğini anlattığımda tüm sınıf kulak kesilmişti. Öğretmenimiz konuşmamın çok güzel olduğunu söyleyerek beni şiir yazmam için yüreklendirmişti.

Ortaokuldaysa Türkçe öğretmenimiz zor beğenen biriydi. Yazdıklarımı merak ederek bir hikayemi okuttuğunda arkadaşlarımın kıkırdadığını hatırlıyorum. Öğretmenim benim ilerde roman yazacağımı söyleyerek beni övse de yazdıklarımı kendime saklamaya karar vermiştim.

Lisedeyken fen kolunu seçmiştim. Kompozisyon müfredatıyla ilgili konular derste işlenmez, hep ödevler toplanırdı. Bir gün blok bir derste (2 ders saati üst üste) hocamız sanatsal değeri olan bir kompozisyon yazmamızı istedi. Yarım saat içinde yazdık, daha sonra isteyenler yazılarını okudu. İlk dersin sonuna gelmiştik ama hocamız hiçbir çalışmayı beğenmemişti. Ben de parmak kaldırıp kanaryaların evcilleştirilmesi ve özgürlük üzerine yazdığım kısa yazımı okudum. Hocamız kompozisyondan hoşlanırken ilk kez sınıfta doğamız ve özgürlük üzerine yoğun bir tartışma yaşanmış, arkadaşlarımın duygu ve düşüncelerine dokunduğumu hissetmiştim.

Akademide okurken bir, iki hikaye yazdım, ama okuyanlar konuları ilginç bulmadıklarından, düz yazıdan vazgeçmiştim. Başarılı bir öğrenciydim, hayatımı kariyer yaparak sürdürmeyi düşünüyordum. Ancak o dönemlerde asistan olmaya talep çoktu. Arkadaşlarım harıl harıl iş ararken ben şiir yazmak gerekçesiyle gelen iş taleplerine aldırmayarak dört ayımı avarelikle geçirdim. Tesadüfen işe girdim. ODTÜ’den özel öğrenci olarak aldığım kısıtlı bilgisayar dersleri bilgimle işe başladım. Deneyim kazanınca da işimi sürdürdüm. Yoğun bir çalışma yaşamım vardı. Ara sıra şiir yazsam da yazılarım çekmecemde kapalı kalmıştı.

 Madımak katliamında insanların yakılmasına çok içerlemiştim. Havsalam almıyordu. Duygu ve düşüncelerimi kağıda dökmekte zorlanıyordum. Daha önce yazdığım şiirleri derleyip kendimi toplamaya çalıştım. Onları bir kitapta yayınlamayı düşündüm. Madımak için üç şiir yazabilmiştim. Üçüncü şiiri bilgisayara geçirmeden çok karanlık olduğundan çöpe atmıştım.

Aydın Şimşek, şiirlerimi Betik Defterim’de öyküleri de Öykü Defterim’de yayınladı. Burada yazma atölyelerinin benim için öneminden söz etmek istiyorum. Yazmak içten gelen bir duygu. Sanat eğitimi geçmişte usta çırak usulü ile sağlanmaktaydı. Bugünlerde bu eğitim yazma atölyelerinde vermeye çalışılıyor. Ben de Uğur Mumcu ve Aydın Şimşek’in yazma derslerine katılarak yazma deneyimlerimi artırmıştım. Benim için asıl önemli olan bu kurslarda kendi yazma becerimi değerlendirmemdir.

  • Hem şiir, hem öykü ve roman türü eserleriniz var. Kimileri düz yazının şiir yazmaktan zor olduğunu savunurken kimileri de bunun tam tersini savunurlar. Sizin bu konudaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Yazmaya şiirle başladım. Yazarken yaşantımızı edebiyata yansıtırız. Dertlerimizi, saadetimizi anlatmak için  en etkiyici ifade şiirdir. Bilgisayar kullanmadan önce yanımda kalem kağıt taşır, esinlendiğim konuda  şiiri yazardım. Esinlendiğimde dizeleri hemen yazmak zorundayım, şiir beklemez, yoksa dizeler uçar gider. İlham gelince yazdığım az sayıda şiirde tek bir sözcüğe dokunmadığım olmuştur.

Anlatı (narrative) türü şiir yazmayı severim, ama kısa şiirler de yazarım. Piyasa güdümlü edebiyatta şiirin önemi azalsa da kendi içsel yolculuğumu estetize ederek geleceğe bir not bırakmak için şiir yazmaktayım.

Benim için düz yazı zor. Divan edebiyatında süslü nesrin yanı sıra yalın nesirde vardır. Genellikle halkın anlayabileceği daha gündelik bir dil Osmanlı Türkçesi kullanılmıştır. Artık Osmanlıca sözcükler kullanılmasa da kısa zamanda şiirin sembolik diliyle uzun metinler üretilmesi zordur.

Anlatılarda da; şiirde özelikle lirik şiirde duygular önemliyken hayatınızda etkilendiğiniz insanlar, olaylar ve düşünceler metinlerinize yansır. Yazarken neyi nasıl anlatacağınıza   hakimsinizdir. Nasıl kurgularsanız öyledir. Genellikle meselesi olmayan yazamaz diye düşünüyorum.

Ben yazarken kendimin ve tanıklıklarımın özelini yazamam. Anılar ya da biyografik yazılar dışındaki anlatılarda  [roman, öykü, deneme] özel yaşamınızı ve tanıklıklarınızı anılar ve otobiyografi dışında yansıtmazsınız. Etkilendiğim  olaylarda karakterler, yer ve olayın nasıl ve nerede geçtiği boyutunda kurguya gereksinirim.

 Anlatılarıımda [roman, öykü, deneme] kurgulanış metinlere zamanın ve kendi sınıfımın değerlerine göre yaşantıları yapıtlara yansıtıyorum.

  • Bazı yazar ne yazacağına önceden karar veriyor, malzemesini topluyor, planını yapıyor, ondan sonra yazıyor. Öte yandan yazarken kurguyu oluşturan, kalemini akışa bırakan yazarlar da var. Siz hangisisiniz?

Yumurta mı tavuktan çıkar tavuk mu yumurtadan sorusunu yanıtlamak gibi zor bir soru. Her yazın türü için esinlenme, bir olay ya da bir şeylerden etkilenmek gerekiyor. Onun için yumurta diye yanıt vereceğim. Şiir daha çok duygularla yazıldığı için, içinde bulunduğunuz ruh halini yansıtır.

Düz yazıda ise kurgu önemlidir. Özelikle uzun anlatılarda kurgu öykülemenin omurgasıdır Ben yazacağım türe göre hareket ederim. Anlatı türü yazılarda daha çok hatırlamakta zorlandığım konularda ya da yeterli bilgiye sahip olmadığımda araştırma yaparım.  Ancak her şeyi planlayamazsınız. Yazarken çağrışımlar beni yönlendirir, kendimi yazının akışına bırakırım.

  • Türk ve dünya edebiyatından etkilendiğiniz beğendiğiniz yazarlar kimlerdir? Başucu kitabım diyebileceğiniz kitaplarınız hangileridir?

Etkilendiğim yazarları yazmaya sayfalar yetmez. Okumaya çocukken çok meraklıydım. Sürekli yayınlarda   Doğan Kardeş, Çocuk Yuvası ve Çocuk Haftası dergilerini izlerdim. O zamanlar çok satan çizgi romanlar dışında romanları çok sever özelikle tarihi olanları okurdum. Seçici değildim, doğrusu okuma alışkanlığı sağlaması dışında okuduklarımı liseye kadar değerlendirebildiğimi zannetmiyorum.

Bir aşk romanı olarak hatırladığım Yaşar Kemal’in İnce Mehmet romanının sosyoekonomik boyutlarını o zaman anlayamamıştım. Ancak o damardan beslenen, Fakir Baykurt, Orhan Kemal,  Bekir Yıldız kuşağı beni çok etkilemiştir. Yazarların yanı sıra Dede Korkut Hikayeleri ile Yunan ve Roma mitolojik ögeler taşıyan kitapları da önemli kaynaklarımdır. Eğlence endüstrini de besleyen edebiyatımızda Türk mitolojisinin yeteri kadar yapıtlarıma yansıtamamamın eksikliğini hissetmişimdir.

Shakespeare'in yapıtlarını okumayı çok seviyorum. Bir retorik harikası olan Sezar ve, Makbet, Otello, Bir Yaz  Gecesi oyunları başucu kitaplarımdır. Merkantilist dönemin anlayışını yansıtan yazar Daniel Defoe’un  Robinson Crusoe  romanında Beyaz adamın uygar dünyadan uzak vahşi bir ada ortamda yaşamı çocukluk düşlerimizi süslerdi. Robinson'un adadan kurtulduktan sonra yaşadığı serüvenleri anlatan bölümlerde Merkantilistlerin  bugün de süregelen diğer milletleri aşağılayıcı ırkçı yaklaşımların psikolojisini yansıttığını düşünüyorum.

 İngiliz Lawrence Durrell’in İskenderiye Dörtlüsü-(Justine, Balthazar, Mountolive ,Clea) romanlarındaysa aynı  olayları kendi bakış açılarıyla nasıl farklı  gördüklerinin anlatısı kahramanların karakterlerine yansıtılmaktadır. Yazarın farklı bakış açılarıyla yazma tekniğinin yanı sıra okur olarak sabit fikirli olmamak dersini almışımdır.

“Don Kişot’luk yapma”, bugün bile kullanılan bir deyim haline gelmiştir. Hayal içinde yaşayan, gerçekleri göremeyen zavallı anlamında kullanıldığı gibi, ideallerinin peşinde koşan kahraman demek de istenilmektedir. Şair olan Cervantes, öncü romanı olan Don Kişot yapıtında sembolik bir dil kullanılmıştır.  Don Kişot ve Sancho'nun macera dolu yolcuğunda feodal sistemin eleştirisini de yapar. Yapıtın ana fikri sınıf ve değer arasındaki ayrımdır. Yazarın yaşadığı dönemde bunu ele almak radikal bir fikirdir.

 Kitaplığımda etkilendiğim pek çok yazar var. İspanyol edebiyatını zenginleştiren Latin Amerikalı yazarlardan Gabriel García Márquez Yüzyıllık Yalnızlık kitabıyla, Fransız yazarlardan Viktor Hugo, Sefiller, Stendal, Kızıl ile Kara, Alman yazarlardan Friedrich Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüş. Rus edebiyatındaysa pek çok yazarım olduğundan Savaş ve Barış ile Tolstoy ve Karamazov Kardeşler ile Dostoyevski romanını seçebilirim.

Edebiyat “ideal” toplumsal tasarımlarıyla ütopyaları üretse de insanlık tarihi savaşlar, soykırımlar ve diktatörlerin halka zulmetmesiyle doludur Distopya kitapları Orwell’in 84 ve Büyük Birader ile Zamyatin’in Biz romanını ve bir bilim kurgu kitaplarından Ursula K. Le Guin tarafından yazılan Mülksüzler  esinlendiğim metinlerdir.

Türk Edebiyatında Reşat Nuri Gültekin’in Acımak, Yeşil Gece, Bir Kadın Düşmanı yapıtları, Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı kitabı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban’ı,  Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu, Suat Derviş’in Ankara Mahpusu ve Kara Kitap romanlarıdır. Adnan Gerger’in çocuk kitabı  Tavhane, Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar yapıtı, Özcan Karabulut’un Gülün Adı öyküsü ve Amida Eğer Sana Gelemezsem romanı, ve yaşadığımız yakın tarihi anlatan Mehmet Eroğlu’nun FayKırığı üçlemesinden (Mehmet, Emine, Rojin) romanlarını sayabilirim.

Kadın yazarların yapıtlarının bana daha yakın geldiğini söyleyebilirim. Halide Edib’in Sinekli Bakkal  ve Handan, Ayla Kutlu’nun Kadın Destanı ve Leyla Erbil’in Kalan romanları, Adalet Ağaoğlu’ nun Bir Düğün Gecesi ve Erendüz Atasü’nün Kızıl Kale öyküsü ve Bir Başka Düğün Gecesi romanıyla Ayfer Tunç’un  Yeşil Peri Gecesi romanlarını sayabilirim.

Özellikle “Benerci Kendini Niçin Öldürdü”, ”Memleketimden İnsan Manzaraları” ve Simavyne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı şiirleriyle Nazım Hikmet Ran  en çok etkilediğim şairdir.  Çok erken kaybettiğimize üzüldüğüm Orhan Veli Kanık, Süreya, Ahmet Telli, Madımak faciasında yitirdiğimiz Behçet Aysan, kadın şairlerimizden Gülten Akın, Zerrin Taşpınar etkilendiğim şairlerin başında gelir.

Amerikalı Yazar Edgar Allan Poe’un şiirlerini, Fransız şairler Paul Eluard ile Aragon’un Sait Maden tarafından çevirilerini ve A.Kadir Bezirci’nin Alman şair Bertolt Brecht çevirilerinin de okuru olduğum yazarlardandır.

  • “Sabır Taşı Günlükleri” romanınızda kadın kahramanlar baş rolde. Mitolojiyle de bağlantı kurarak kadınların bahtına hep sabretmek çıktığını vurguluyorsunuz. Toplumsal cinsiyetçilikte halen iki ileri bir geri yol alınabilirken kadın kahramanlarınızı nasıl seçersiniz? Yaşanmışlıklar mı kurguyu, kurgu mu yaşanmışlıkları çağırır?

Sabır taşı günlüklerinde gerçek bir olaydan yola çıktım. Roman kahramanı eskiden çalıştığım işyerinde çalışmış, kan davası yüzünden kardeşini ve ailesini korumak için çocuğuna hasret kalan bir kadındır. Ben yalnız roman kahramanını tanıyordum. Bu olaydan yola çıkarak bir oyun yazacakmış gibi sinopsis yazdım. Romanın omurgasını bu sinopsis oluşturdu. Olay kahramanı ve olay hakkında bildiklerim yarım sayfayı bile bulmaz.  Romanın karakterlerini belirleyerek yazmaya başladım. Çevremiz ve düşüncelerimiz yazdıklarımıza yansıyacaktır.

Kurgunun da yaşanmışlıkları çağırdığını düşüyorum. Her gün bir iki sayfa kadar yazıyor ertesi gün  öykülemeye devam ediyordum. İlk romanlar için biyografik derler ya, bence kurgulamak daha kolay, insan özelini yazamıyor. Başımdan geçenleri kısmen  yansıttığım yarım kalan bir polisiye romanım var. 

Yaşantımda etkilendiğim olayın kişilerini öykülerimde kurgulamışımdır. Bazen düşündüğümden farklı  karakterler olayın akışı ile devreye girerler. Romanda bir annenin çocuğundan ayrılmasını doğru bulmadığımdan şiddete  uğramış  ama kızına  doğru model olmak için savaşan  ağaç kadın metaforunu kullandım. Romanın sonunda sabır taşı kahramanımız kendiyle hesaplaşmasında arkadaşı olan ağaç kadın ile kendini  kıyaslamaktadır.

  • Önce “Serpintiler” sonra “Dilek Ağacı” isimli haikulardan oluşan yapıtlarınız var. Kuralları ve kısa oluşuyla haikular yazması zor, şairin hareket alanını kısıtlayan bir tür.   Neden haiku?

Haiku yazmayı, şiir yazmak konusunda beni yüreklendiren Ali Cengizkan’ın UMAG (Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı) şiir derslerinde öğrendim.

Şiirin bir eksiltme sanatı olduğu söylenir.  Şiir zaten ritim sağlamak dışında yinelemeyi ve uzun uzun betimlemeleri kaldırmaz. Metaformlarıyla  şiir sembolik bir dildir.

 Belli bir formatta yazmak çok zor. Şiir duygu işi, esinlenmeden yazılmıyor. Hakiu yazarken sayıyı tutturmak için eş anlamlı sözcükler bulmak ya da ritmi yakalamak, bir araya zor geliyor. Onun için esinlendiğimde dizeleri yazıyorum. Sonra haiku üzerinde metaforun çağrıştırdığı katmanları gözeterek bazen günlerce uğraşıyorum.

Bence haiku az sözle meselenin özüne inmektir.

  • Öykülerinizde, Özellikle “Limoni” adlı öykü kitabınızdaki öykülerde bugünün Türkiye’sinin toplumsal ve siyasi sorunlarına, yapısına ilişkin göndermeler, dokundurmalar var.   Yazarken okura bir mesaj verme düşünceniz olur mu?

Kitabın adında “Kı(s)sa Öyküler” bulunması insanın başından geçen bir olaydan, anlattığı  bir hikayeden ders alması gibi gelse de öykülerin kısa olduğunu vurgulamak içindir. Elbette yazar, yaşamında etkilendiklerini öykülerine yansıtacaktır.

Zirve adındaki kısa öykümde yer alan “Ömrünü verdiği mesajı sürdürebilmeli insan.” (*) iletisi ilk bakışta kahramanlar için söylenen didaktik bir   ileti gibi görünse de aşağıda verildiği  gibi sarkastiktir.

“Tüm tanrılarına kavuşmuş o. Halkı savaşmasın istemiş, doğunun ve batının tanrı heykellerini buluşturmuş ki bu dünyada da öbür dünyada da barış içinde kalsın. Gönül rahatlığıyla sonsuz dinlenceye çekilmiş. …Dağın adı artık, Nemrut gibi bir ceberutun adını taşımamalı! Tanrıların Dağı olmalı ya da onun Antiyakos’un barışçıl adı konmalı… Ömrünü verdiği mesajını sürdürebilmeli insan.”

Her insan barış içinde yaşamak istese de insanlık savaş tehditti altında. Genel olarak erkekler asker olduklarından ölüm ve sakat kalma riskiyle karşı karşıyadırlar. Savaş, kadınlar ve çocuklar için de açlık, tecavüz, özgürce ve refah içinde yaşamaktan mahrumiyettir. Yakın tarihte soykırım faciaları yaşanmıştır. Ne yazık ki günümüzde de yaşadığımız coğrafyada   ekonomik olarak baskı altında yaşayan Filistinlilere dünyanın gözü  önünde Refah’ta insanlar açlıktan ölmektedir. Zirve, Nemrut dağının zirvesi olmakla birlikte barış konferanslarını çağrıştırmak için kullanılmış bir metafordur.

Yazarlar kendi duygu ve düşünceleriyle yazar. Devletler güdümlü edebiyat isterler. Totaliter yönetimler de, sanatı ve sanatçıyı baskı altında tutarlar. Güdümlü edebiyat, belli bir siyasî ve toplumsal ideoloji doğrultusunda oluşturulur, daha çok bu ideolojiye hizmet eder diye düşünülür. Ancak bazı sanatçılar da çok satmak için okuru müşteri gibi gören tüketiciyi gözeten “piyasa güdümlü” yapıtlara yönelmektedirler. Bence yazar özgürce kendi değerlerinin farkında olarak yazmalıdır.

  • Çağımızın hızlı teknolojik gelişmeleri içinde yapay zeka belki de başı çekiyor ve her alana girmiş durumda. Tabii edebiyat alanına da. Özellikle  Akutagawa Ödülü'nü alan Rie Kudan’nın, ödül kazanan 'Tokyo Sempati Kulesi kitabının küçük bir bölümünü ChatGPT ile yazdığını açıklamasıyla yapay zekanın edebiyat alanına da girdiği tescillenmiş durumda. Sizin yapay zekanın edebiyatta yer bulması, tutunması konusunda görüşünüz nedir?

Teknolojinin gelişmesiyle kullandığımız araçlar kültür yaşamımızda kitapların yazımını  kolaylaştıran ve hızlandıran araçlardır. El yazmalarından bu tarafa kalemden bilgisayara hep eşya ya da donanımlardır.

Her zaman duygularımız ve düşüncelerimiz yazmaya yeterli gelmez. Yazacağımız konuda bilgi topladığımız olur. Yapay zeka bize muazzam bir veri tabanı sunar. Soracağın sorulara yanıt alırken sanki bir toplantıda bilgi fırtınası yapıyormuşçasına sizi çağrışımlara yönlendirir. Yalnız başınıza olduğunuzdan bazen kimseyle paylaşamayacağınız mahrem fikirlerinizi sohbet sırasında tartışabilirsiniz. ChatGPT gibi sohbet programlarını insanlığın bilgi birikimi olarak görüp ustaca sorular ile kullanıldığında, yaratıcılığı artıracağı ve kitap yazımını hızlandıracağı kanısındayım

 Rie Kudan ‘kitabın yaklaşık yüzde 5'ini ChatGPT'nin ürettiği metni "kelimesi kelimesine" kullanarak yazmış. Bence küçük bir bölüm yerine yapıtın tamamını sohbet programına yazdırırsa yapay zekanın yazdığı şiir kitapları gibi yapıtlar çoğalır. Şimdiden kitaplık rafları kısa zamanda yazılmış kitaplarla dolacaktır.

Çağımız hız çağı, şehirlerde yaşayan insanların kendi kimliklerine sahip çıkarak küreselleşmeyle  ortaya çıkan kentlerinin birbirine benzemesine, aynılaşmasına karşı çıkmak için  “Sakin Şehir”; Citta slow ) hareketi başlatmışlardır. Yapay zeka ile moda giysiler gibi birbirine benzer hatta aynı metinler üretilebilir. Tüm bu tehlikelere karşı insanlığın bilgi ve düşüncelerinin teknolojik birikimi olan yapay zekanın edebiyata katkı sağlaması kaçınılmazdır.

  • Biliyoruz ki Bulut Yazar Dergisini çıkarıyorsunuz? Dergi çıkarma fikri nasıl doğdu?

  Emekli olmadan önce OSTİM Sanayi Sitesinde çalışıyordum. Fanzin çıkarıp dağıtabileceğimizi düşündüm. Ancak arkadaşlarımdan bu fikre katılan olmadı. Emekli olduktan sonra Türkiye Bilişim Derneğinden “Bilişimle Girişimci Kadın projesi” tanıtımına katıldım. Proje, artık çalışmayan üniversiteli kadınların bilgiye dayalı beşeri sermayeleri pazarlaması çerçevesindeydi.

Öteden beri KOBİ Danışmanı olarak çalışmak istiyordum. Toplantıda beni tanıyan arkadaşlarım yazdığımı bildiklerinden yayın yapma fikrini öne çıkardılar.  Artık vaktimi edebiyat  yaşamında sürdürmeyi düşündüm. Emekli olduğumdan çalışmalarımı sanal ortama taşıyacaktım. Fanzin çıkarmak isteğimi arkadaşlarıma açtığımda fanzin değil, dergi çıkartma düşüncesi kabul gördü. Mine Hoşcan Bilge derginin adının Yazar Dergisi olmasını önerdi. Uluslararası Standart Süreli Yayın Numarası (ISSN) almak için başvurduğumuzda bu ad jenerik bulundu. E-dergi çıkaracağımızdan Bulut Yazar Dergisi adını aldık.   Yazar Dergisi’nin  görsel güzelliğine karşın  okurlar erişimde güçlük çektiklerinden  Bulut Yazar Dergisi platformuna taşındık. Bulut Yazar Dergisi’ne  bir e-dergisi olarak  en çok kullanılan cep telefonlarına uyumlu formatıyla 7/24  erişilebilmektedir.

Bu 31.sayı ile beşinci yılımızı dolduruyoruz. Bana el veren Yayın kurulu üyelerinin emeklerine ve edebiyat sever yazar ve okur dostlarımızın desteklerine çok teşekkür ediyorum.

  • Yeni projeleriniz var mı? Bize biraz da bunlardan bahsedebilir misiniz? 

“Karadullar” adı altında derginin roman sayfasında tefrika edilen kitabım Kuytu yayınlarından çıkacak. Yeni yazdığım haiku betiklerimi daha önceki yayınladıklarım ile birlikte “Haiku Defterim” kitabıyla basımını düşünüyorum.

Yazar Dergisi olarak küçük ve orta ölçekli yayınevlerinin Rekabet Öncesi İşbirliği Projeleri devlet yardımlarından bir araya gelerek faydalanmayı düşünmüştüm. Bir araya gelerek ortaklık kurabilecek üç dört küçük yayınevi, e-ticaret sitesi için yazılım ile uğraşan bir firma, bir ajans ile bir ağ oluşturarak tedarikten pazarlamaya uzanan bir küme altında uluslararası e-pub formatıyla yayın yapmak hayalini kurmuştum. Ne yazık ki pandemi ve içinde bulunduğum sağlık koşulları nedeniyle kitap yayını bile yapamayacağım.

Dergi çıkarırken, birkaç sayı sonra bırakmak zorunda kalacağımı düşünmüştüm, ama yukarıda da belirttiğim gibi 5. Yılımızı dolduruyoruz. Bulut Yazar Dergisinin bütün edebiyat sever yazar ve okurlara açık bir platform olarak yayın hayatını sürdürmesini istiyorum. Derginin finansmanı için abonelik sistemini düşünmüyorum. Yakın zamanda Kitap Tanıtımı sayfasından reklam almayı umarak yayınlarımızı Bulut Yazar Dergisi sitesi ve youtube üzerinden sürdüreceğiz.

  • Söyleşi için çok teşekkür ediyor, başarılarınızın devamını yürekten diliyorum.

Söyleşi için ben de size ve yayın kurulu üyelerine şükranlarımı sunuyorum.         

 

 

              

 

 

Sayfa : 3